Modern İnsan Neden Kaçıyor?

Şehirden kırsala, kalabalıktan yalnızlığa, işten kaçışa…
Modern insan sürekli bir yerlerden uzaklaşma hâlinde. Gürültüden, hızdan, kalabalıktan, sorumluluklardan. Ama asıl soru şu: Gerçekten kaçıyor muyuz, yoksa sadece yer mi değiştiriyoruz?

Şehir yoruyor insanı. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar süren bir koşturma hâli… Bitmeyen işler, yetişmeyen zamanlar, tükenen sabır. Betonun içinde sıkışmış bir yaşam. Gökyüzünü bile parça parça görebildiğimiz, doğayı yalnızca hafta sonlarına sığdırdığımız bir düzen. İnsan, bu düzenin içinde fark etmeden yoruluyor; ruhu ağırlaşıyor.

Sonra bir gün, “yeter” diyor.
Kendine yeni bir hayat arıyor.

Kırsal, tam da bu noktada bir kaçış kapısı gibi beliriyor. Daha sakin, daha doğal, daha “gerçek” bir hayat vaadiyle çağırıyor insanı. Küçük bir bahçe, temiz hava, sessizlik… Başlangıçta her şey çok masum görünüyor. İnsan, doğaya dönerek kendini yeniden bulacağını düşünüyor.

Ama mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü modern insan, kaçtığını sandığı düzeni de yanında götürüyor. Şehirde bıraktığı alışkanlıklar, beklentiler, konfor anlayışı onunla birlikte taşınıyor. Doğayla uyumlu bir yaşam kurmak yerine, doğayı kendine uydurmaya çalışıyor. Küçük bir bahçe evi kısa sürede büyüyor, genişliyor, lüksleşiyor. Sade olması gereken hayat, yeniden karmaşık bir hâl alıyor.

Kırsal artık bir kaçış değil, yeni bir vitrin oluyor.

Bir süre sonra bu “kaçış” da kalabalıklaşıyor. Herkes aynı yerlere yöneliyor. Bir zamanlar sessiz olan köyler dolup taşıyor. Yeni yollar açılıyor, yeni yapılar yükseliyor. Doğanın içinde, şehirden kaçan insanların kurduğu yeni şehirler oluşuyor. Ve ironik olan şu ki, insan yine aynı şeyden kaçmaya başlıyor.

Çünkü sorun mekânda değil.

İnsan, dışarıdan kaçmaya çalışırken içindekini olduğu gibi bırakıyor. Yorgunluk da, tatminsizlik de, hız da onunla birlikte geliyor. Değişen sadece manzara oluyor.

Üstelik kaçış bile artık bir “trend”e dönüşmüş durumda. Sosyal medyada paylaşılan doğa fotoğrafları, minimal yaşam videoları, “her şeyi bırakıp köye yerleştim” hikâyeleri… Kaçış, bireysel bir arayış olmaktan çıkıp kitlesel bir harekete dönüşüyor. İnsanlar gerçekten istedikleri için mi gidiyor, yoksa gitmeleri gerektiği söylendiği için mi?

Belki de modern insanın en büyük çıkmazı burada yatıyor.

Ne şehirde kalabiliyor, ne de gerçekten gidebiliyor.
Ne kalabalığa ait hissediyor kendini, ne de yalnızlığa.
Sürekli bir arada kalmışlık hâli…

Oysa kaçış, bir yer değiştirme meselesi değil.
Bir yüzleşme meselesi.

İnsan, kendinden kaçamadığını fark ettiği gün, belki de ilk kez gerçekten duracak. Ve o zaman anlayacak: Sorun şehirde değil, köyde değil… Sorun, içinde taşıdığı o bitmek bilmeyen boşlukta.

“kendinden kaçamama” hali, felsefi bir hakikattir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un dediği gibi: “İnsan, kendi ruhundan daha sakin ve huzurlu bir yer bulamaz.” Eğer içimizdeki gürültü dinmemişse, dünyanın en sessiz yaylası bile bizim için pazar yeri kadar gürültülüdür.

Ve belki de asıl soru şudur:
İnsan nereye giderse gitsin, kendini de götürüyorsa…
Gerçekten kaçmak mümkün müdür?

By admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir