Değer Verdikçe Eksilenlerin Dünyası

İnsanlar… Aynı gökyüzünün altında nefes alıp, yine de birbirine kilometrelerce uzak düşebilen tuhaf varlıklarız.

Bir ortama girdiğimizde fark etmeden başlar o görünmez ayrımlar. Kimi daha çok konuşulur, baş tacı edilir; kimi sessizliğin karanlık köşesine bırakılır. Kimi ışıltılı gülüşleriyle anında kabul görür, kimi derin susuşlarıyla dışlanır. Oysa kimse doğarken üstün ya da eksik gelmez bu dünyaya. Ama büyüdükçe öğrenir insan; ayırmayı, uzak durmayı, sınıflandırmayı ve hatta görmezden gelmeyi…

Bugün değerimizi belirleyen şeyler ne kadar da sığlaştı, farkında mısınız? İş hayatında bir statü, bir etiket, küçük bir çıkar belirliyor ederimizi. Okulda bir başarı, bir görünüş ya da popülerlik çiziyor sınırları. Arkadaşlıkta bile bazen samimiyetin saf ışığı değil, menfaatin soğuk hesabı kazanıyor. Ve en acısı da şudur: İnsan, bir başkasını küçültürken aslında kendi insanlığından eksiltiyor, fark etmiyor.

İşte tam da bu menfaat ve etiket çağında, birbirimize o kadar uzağız ki; yaklaşmaya çalışanlarımızın da kolları kırılıyor.

Pek çoğumuzun hayatında vardır o “her fırtınada sığınılan” insanlar. Onlara yaptığınız iyilik, gösterdiğiniz sabır ya da uzattığınız el, bir süre sonra bir teşekkürle taçlanmak yerine omuzlarına bir yük olarak biner. İyilik, insanın kalbinden kopup gelen bir merhamettir, bir zorunluluk değil; ama dünya bunu çabuk unutur. Gösterdiğiniz anlayış, yaptığınız fedakarlıklar karşı taraf için bir süre sonra “kazanılmış hak” veya bir alışkanlık haline gelir.

İnsan en çok da burada yorulur zaten. Kırılmamak için sustuğunuzda bunu çaresizlik, sabrettiğinizde mecburiyet sanırlar. Ve siz bir gün yorulup eksildiğinizde değil; sadece kendinizi korumak için küçük bir sınır çizdiğinizde bile anında suçlu ilan edilirsiniz. Çünkü insanlar, hep yanında duran, her yükü sırtlayan o güçlü kişinin de bir ruhu olduğunu, onun da yorulabileceğini düşünmek istemezler. Onlar için güçlü görünen herkes, sonsuza kadar taşımaya mahkûmdur.

Halbuki insanın içi sessizce kırılır bazen. Kimse duymadan, kimse fark etmeden yorulur ruhu. Sürekli toparlayan olmak, herkesi anlamaya çalışmak, herkesi affetmek… Bir noktadan sonra insanın kendi kalbini ihmal etmesine, kendi evini yakıp başkasını ısıtmasına dönüşür. Ve en acısı da şudur; siz herkes için çırpınırken, o kalabalıkların içinde kimsenin dönüp “Sen nasılsın?” diye sormamasıdır.

Çünkü bu çağ, nezaketi karakter zayıflığı, merhameti ise sınırı olmayan kapısız bir oda zannediyor. Oysa en sağlam görünen omuzlar bile, sürekli ağırlık altında kaldığında çöker.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey; birini sadece olduğu gibi kabul edebilmek, bir kalbi hiçbir çıkar gözetmeden, yargılamadan dinleyebilmek ve kimsenin yerini kendimizden aşağı görmemektir. Gerçek iyilik insanı tüketmemeli, gerçek sevgi insanın omzundaki yükü ağırlaştırmamalı. Fedakarlık, karşılıklı olduğunda köprüler kurar; tek taraflı olduğunda ise sadece duvarları kalınlaştırır.

Sürekli veren bir kalp de dinlenmek ister. Sevilmek, değer görmek, hatırlanmak ister. Hep başkalarının yarasını saran ellerin de bir gün şefkatle tutulmaya ihtiyacı vardır.

Unutmayalım; her insanın içinde, anlatılmayı bekleyen bir hikâye saklıdır. Ve çoğu zaman bu hayatta en çok susturulanlar, en derin olanlardır. Gürültülü vitrinlerden kafamızı kaldırıp o derin sulara bakmadığımız, değer verdiğinde eksilenlerin elinden tutmadığımız sürece; aynı gökyüzünün altında, birbirimize hep çok uzak, hep çok yabancı kalacağız.

Duygu Drk.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir