Tatar Çölü
Yazar: Dino Buzzati
Tür: Roman, Varoluşsal Edebiyat, Alegori
İlk Yayın: 1940
Puanım: ★★★★★ (5/5)
Bazı kitaplar bir hikâye anlatmaz yalnızca; insanın kendi hayatına dışarıdan bakmasını sağlayan bir ayna tutar. Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanı da böyle eserlerden biridir. İlk bakışta uzak bir kalede görev yapan genç bir subayın hikâyesi gibi görünse de romanın derinliklerinde insanın zamanla, umutla ve kendi seçimleriyle olan mücadelesini anlatır.
Bastiani Kalesi, yalnızca taş duvarlardan oluşan bir askeri yapı değildir. O, insanın kendi içinde kurduğu görünmez kalelerin sembolüdür. Giovanni Drogo’nun kaleye gelişi, aslında bir mekâna değil; yavaş yavaş içine çekileceği bir bekleyiş dünyasına girişidir.
Drogo gençtir, önünde uzun bir hayat vardır. İlk günlerde kalenin soğukluğu, sessizliği ve uzaklığı ona ağır gelir. Buradan ayrılmak, gerçek hayatına dönmek ister. Fakat zaman geçtikçe garip bir şey olur: İnsan bazen kurtulmak istediği şeyin parçası hâline gelir.
Çünkü bekleyişin tuhaf bir gücü vardır.
İnsan, bir gün gerçekleşecek büyük bir olayın hayatını değiştireceğine inanarak bugünü erteleyebilir. Drogo da Tatarların geleceği, büyük bir savaşın başlayacağı ve kendisinin kahraman olacağı günü beklemeye başlar.
Fakat asıl trajedi burada ortaya çıkar.
Beklenen savaş hiç gelmezken zaman sessizce ilerler. Gençlik, heyecan ve ihtimaller yavaş yavaş yerini alışkanlıklara bırakır. Drogo farkına varmadan hayatını gelecekte yaşanacak bir ana bağlamıştır.
Buzzati’nin romanındaki çöl, yalnızca kalenin karşısındaki geniş boşluk değildir.
Bazen insanın içinde büyüyen bir çöldür.
Umudun, korkunun ve ertelenmiş hayatların oluşturduğu bir boşluk…
Hepimizin hayatında bir “Tatar” vardır belki de. Bir gün gelecek ve her şeyi değiştirecek diye beklediğimiz bir haber, bir başarı, bir karşılaşma ya da bir fırsat…
Fakat hayat çoğu zaman büyük olaylardan değil, küçük anlardan oluşur. İnsan en büyük yanılgısını bazen şurada yaşar:
Yaşamak yerine hazırlanmaya başladığında.
Drogo’nun hikâyesi bu yüzden yalnızca bir askerin hikâyesi değildir. Modern insanın en büyük meselelerinden birini anlatır: Sürekli geleceğe bakarken bugünü kaybetmek.
Roman ilerledikçe kale, bir sığınaktan çok bir hapishaneye dönüşür. Fakat bu hapishanenin kapısı kilitli değildir. Çünkü insanı en zor esir eden şey bazen dışarıdaki zincirler değil, kendi beklentileridir.
Tatar Çölü aynı zamanda yalnızlığın romanıdır. Kalabalıkların içinde bile insanın kendi sessizliğiyle baş başa kalabileceğini gösterir. Askerler aynı duvarların arasında yaşar, aynı ufka bakar, aynı beklentiyi paylaşır; fakat herkes kendi içindeki çölde yürür.
Buzzati’nin anlatımı sade görünür ama taşıdığı anlam oldukça büyüktür. Roman, savaşın heyecanından çok beklemenin ağırlığını anlatır. Büyük bir olayın gölgesinde geçen sıradan günleri, insan ömrünün en büyük kaybına dönüştürür.
Belki de romanın en güçlü sorusu şudur:
“Bir gün yaşayacağımızı düşündüğümüz hayat için, yaşadığımız hayatı ne kadar feda ediyoruz?”
Tatar Çölü, okuru karamsarlığa değil, farkındalığa çağırır. Çünkü bazen insanın aşması gereken çöl dışarıda değil, kendi içindedir.
Ve belki de en büyük zafer, beklenen savaşı kazanmak değil; hayatı beklerken hayatı kaçırmamayı öğrenmektir.

